Bir internet fenomeni: The Million Dollar Homepage


The Million Dollar Homepage, Alex Tew
The Million Dollar Homepage, Alex Tew

Bir kırmızı ataç‘dan sonra internet fenomenlerini düşünmeye başladım. Aklıma daha önce duyduğum fakat fazla da üzerinde durmadığım bir fenomen geldi. Belki bana ilham verebilir diye onu da incelemeye başladım. İşte, 2005 yılından, “Biz yapsak olur muydu?” dedirten  bir internet fenomeni daha… The Million Dollar Homepage”.

İngiltere’de öğrenci olan Alex Tew üniversite masraflarını karşılamak için üzerinde 1.000 x 1.000 pixellik bir alanın olduğu web sitesi açıyor. Alex, buradaki her bir pixeli 1 dolar karşılığında satacağını ilan ediyor. 1 pixellik alan logo veya reklam görüntülemek için çok küçük olduğunda, satışı minimum 10 x 10 pixellik alan için yani 100 dolarlık dilimler için yapmaya başlıyor. Alacağı para karşılığında, sattığı pixellere bir resim (reklam, logo, vs…) konmasına, link eklenmesine ve fare ile üzerine gidildiğinde bir mesaj çıkmasına izin veriyor. En az 5 yıl boyunca da yayında kalacağına dair söz veriyor. Ki bu tarih 26 Ağustos 2010’da dolmasına rağmen site hala aktif. Alex sözünü fazlasıyla tutmuş. 🙂

Continue reading “Bir internet fenomeni: The Million Dollar Homepage”

Ölünce internet hesaplarınız ve dijital mirasınız ne olacak?


“Nereden çıktı bu konu şimdi!? Bırak şimdi bunları. Ağzından yel asın.” diyesi geliyor insanın.

Hayatımızı dijital ortama aktardıkça, varlıklarımızın bir kısmı da dijital ortama kaymaya devam ediyor. Facebook, linkedin, twitter ve daha birçok sosyal medya hesabımız, web mailimiz, blogumuz, elektronik dergi aboneliklerimiz, satın aldığımız sanal nesneler, fotoğraflarımız, videolarımız vs… Tüm bunların yönetim hakkı ölünce birilerine kalmalı mı? Bu hesapları ve içerikleri birileri kontrol edecek mi? Bunlar da ev, banka hesabı gibi varislere verilmeli mi? Verasetle intikal edecekler mi!!??

Continue reading “Ölünce internet hesaplarınız ve dijital mirasınız ne olacak?”

Namı değer “Bir kırmızı ataç” (One red paperclip) nasıl eve dönüştü?


One Red Paperclip - Kyle MacDonald
One Red Paperclip - Kyle MacDonald

20’li yaşlarında Kanada’lı bir blogger olan Kyle MacDonald 2006 yılında bir ev sahibi oldu. Şimdi…  “bunda ilginç olan birşey yok ki!” diyebilirsiniz. Haklısınız. Bu ilginç değil. İlginç olan Kyle’ın o eve nasıl sahip olduğunun hikayesi…

Kyle, çocukluğunda kendisini etkileyen “Bigger and Better” isimli bir oyundan ilham alarak, 2005 yılında,  blogunda kırmızı bir ataçın (One red paperclip) resmini yayınlıyor ve okuyuculardan kendisine bunun karşılığında daha değerli bir şey önermelerini istiyor. Bir yıllık, keyifli ve ilham verici yolculuk bu şekilde başlıyor.

Kyle ilk takasını balık şeklinde bir kalem ile yapıyor. Aynı gün içinde ikinci takas gerçekleşiyor. Bu takasları ve hikayesini blogunda yayınlıyor. Balık şeklindeki kalemi, el işçiliği olan bir kapı tokmağı ile takas ediyor. Ve bu şekilde takaslar devam ediyor. Takaslar devam ettikçe Kyle da blogunda, takas görsellerini ve hikayelerini yayınlamaya devam ediyor. Bir süre sonra bu takas hikayeleri o kadar ilgi topluyor ki Kyle’ın birçok takipçisi oluyor. Ve tab,i haberi de çevrede yayılmaya başlıyor. Takas ettiği şeyler arasında bir Honda jeneratör, bira ve üzerinde Budweiser yazılı neon lamba, karavan, albüm kayıt kontratı, Phoneix’de 1 yıllık kira kontratı, Alice Cooper ile zaman geçirme, bir filmde rol almak gibi şeyler var.
Continue reading “Namı değer “Bir kırmızı ataç” (One red paperclip) nasıl eve dönüştü?”

Osmanlı’da ilk fotoğrafçılar ve Pera fotoğrafçıları


Nicephore Niepce (1765 - 1833) tarafından çekilmiş dünyanın ilk fotoğrafı. 21 x 16,5 cm boyutlarındaki bu fotoğrafı Niepce 8 saat boyunca ışıklandırarak elde etmişti.
Nicephore Niepce (1765 - 1833) tarafından çekilmiş dünyanın ilk fotoğrafı. 21 x 16,5 cm boyutlarındaki bu fotoğrafı Niepce 8 saat boyunca ışıklandırarak elde etmişti.

Aşağıdaki derlemeyi bir dergide yayınlanmak üzere, 2001 yılında hazırlamıştım. Fakat, dergi yayın hayatına devam etmediği için yayınlanamadı. Kısmet bugüneymiş. 🙂

“Bir fotoğrafı anlamlı bulduğumuzda, ona bir geçmiş ve gelecek atfetdiyoruz demektir.” diyor John Berger.

18. yüzyılda Batı Avrupa’da, özellikle İngiltere’de, sermaye, nitelikli emek, gelişmiş tarım ve hammadde zenginliklerinin de etkisiyle oluşan bilimsel ve teknik birikim, yeni teknolojilerin doğmasına sebep oldu. Gelişen endüstri çağı ile birlikte, ürünlerini vermeye başlayan bu teknolojiler, 19. yüzyılda birçok buluşun gerçekleşmesini sağladı. Sosyal ve ekonomik hayattaki bu değişiklikler pek çok sanat dalını da etkiledi.

1826 yılında, Joseph Nicephore Niepce’in (1765 – 1833) Fransa’nın Chalon sur – Saône kentindeki evinin penceresinden, ilk kalıcı görüntüyü, 8 saat boyunca pozlandırarak bir plaka üzerine saptaması fotoğrafın doğuşunun habercisi oldu. 1829’da Niepce, Jacques Mande Daguerre ile ortak oldu. Böylece, araştırmaları ile bilgileri birbirlerine aktarmaya başladılar. Üç yıl sonra Niepce’nin ölümü ile birlikte, fotoğraf çalışmalarını Daguerre devam ettirdi. 19 Ağustos 1839 tarihinde gelindiğinde Daguerre elde ettiği sonuca kendi adını verecek duruma gelmişti. Öğleden sonra saat 3’de, Fransız Bilimler Akademisi’ndeki toplantıda fotoğrafın bulunuşu, ‘Daguerreotype’ adı ile, François Arago tarafından bütün dünyaya duyuruldu.
Continue reading “Osmanlı’da ilk fotoğrafçılar ve Pera fotoğrafçıları”

Patentlesek de mi saklasak? Patentlemesek de mi saklasak?


Teknik bir soruna teknik bir çözüm getirdiyseniz, bu teknik çözüm yenilik ve buluş içeriyorsa, bir de sanayide uygulanabilirse (yani çok uçuk değilse) fikrinizi patentle koruma almanız mümkün. Nasıl mı? Kalemim döndüğünce, son 1.5 yılda edindiğim patent başvurusu tecrübelerinden yola çıkarak bu soruyu, yazılımla ilgili patent konuları özelinde cevaplamaya çalışacağım.

Patent başvurusunun nasıl yapılacağını konuşmak için belki önce “patente konu olan şey nedir? ve ne için patent başvurusu yapılabilir?” sorularını cevaplamak lazım. Yukarıda da yazdığım gibi;

  • Teknik bir soruna teknik bir çözüm getirmiş olmanız
  • Bu çözümün buluş – yenilik içermesi yani mevcut tekniklerden farklı veya daha gelişmiş olması
  • Ve sanayide uygulanabilir olması yani ayağının biraz da yere basması lazım.

O zaman patent başvurusuna konu olabilecek basit bir örnek verelim. Bardak kulpunun icat edilmiş olmadığını düşünelim. Bu durumda kulplu bir bardak fikri patentlenebilirdir. Çünkü, sıcaklık yüzünden el yanması gibi bir soruna teknik bir çözüm getirmektedir ve buluş içermektedir.

Peki yazılımlar patentlenebilir mi? Kod patentlenemez, telif hakkı alınabilir. Fakat, yazılımı kullanarak teknik bir problemi buluş içerecek şekilde çözüyorsanız, bu yöntemi veya sistemi patentleyebilirsiniz. Örneğin; cep telefonlarının daha az pil tüketmesini sağlayan (yazılımla ilgili) verimlilik sistemi / yöntemi gibi…

Nelerin patente konu olabileceğini tam anlamak için nelerin konu olamayacağını da konuşmamız iyi olur. Yazılım kodu, önceki tekniğe herhangi bir teknik katkı sağlamayan buluşlar, iş görme yöntemleri, algoritma ve formüller gibi matematik yöntemler patentlenemez.

Peki, diyelim ki, üstte yazanlara uygun ve gerekli patent başvurusu kriterlerini sağladığımıza inandığımız bir fikirimiz var. Patent başvurusu için ne yapmalıyız? Patent başvuru süreci nedir?

Bu noktada, patent başvuru danışmanlığı veren firmalardan bahsetmek lazım. Patent başvuru süreci çok da kolay olmayan, uzun sayılabilecek bir süreç olduğu ve birçok detay içerdiği için bir patent danışmanlığı ofisi ile çalışmanız gerekiyor. Bu firmalar hem size yol gösteriyorlar, ön araştırma yapıyorlar, hem de süreçteki resmi işlemleri sizin adınıza yürütüyorlar.

Öncelikle fikrimize benzer bir patent başvurusu olup olmadığını aşağıdaki sitelerden araştırmamız gerekiyor. Bu sitelerde benzer konularda patent başvuruları varsa kendi fikrimizin bu sitelerdeki önceki başvurulardan fakını açıkça ortaya koymamız gerekecek. Çünkü patent başvuruları patent ofislerine yapılıyor. Bu ofisler de (yapıldığı ofise göre, bu konuya birazdan değineceğim) farklı detaylarda arştırma yapıyorlar.

Diyelim ki benzer bir patent konusu yok. Veya varsa bile farkını ve getirdiği yenilikçi yönü açıkça ifade edebiliyorsunuz. Patent danışmanlık firmanızın size verdiği “buluş başvuru” (veya muadili) dokümanı elinizden geldiği kadar detaylı doldurun. Detaylı olması önemli. Çünkü, danışmanlık firması bu bilgileri kullanarak sizin adınıza patent başvurusunda kullanılacak teknik tarifname dokümanını hazırlayacak. Tabi dokümanastyon yanında mutlaka danışman firma ile fikirinizi sözel olarak da paylaşın ve detaylar için yorumlarını alın. Belli bir konuya özelleşmiş patent danışmanlık firmaları ile (Ör: yazılım veya telekom) çalışmakta fayda var. Sizi daha iyi anlayıp, daha sağlıklı yorum yaparlar.

Buluş başvuru dokümanlarında genellikle şu başlıklar yer alıyor. Başlık, patent sahipleri, teknik alan ve çözüm özeti, tekniğin bilinen durumu, buluşun detayları ve önceki tekniklerden farkı, örnek senaryolar, şemalar ve tekniğin nasıl geliştirilebileceği.

Bu noktadan sonra danışmanlık firması; ön araştırmasını yaparak (engel bir durum yoksa, varsa size bildiriyor ve açıklama istiyor) konunun hem detayını hem de özel durumlarını içerecek şekilde tarifnameyi hazırlıyor. Seçilecek patent başvuru çeşidine göre (Ulusal Patent Başvurusu – TR, Avrupa Patent Başvurusu – EP, Uluslararası Patent Başvurusu – PCT) ve koruma çeşidine göre (incelemeli, incelemesiz, faydalı model) başvurunuzu ilgili makama yapıyor. İncelemeli patentler ve uluslar arası patentler çok uzun süre yetkili bilim adamlarınca incelendiği için süreç çok uzun. Eğer koruma süresi ve dünya çapında koruma sizin için en önemli kriter değil ise incelemesiz ulusal patent başvurusu ile başlamanızı tavsiye ediyorum. Daha sonra tipini ve sürecini değiştirmek mümkün. Zaten incelemesiz patent bile, başvuru anından başlamak üzere (dikkat ediniz kabul demedim) 7 yıl koruma süresi sunuyor.

Patent önemli bir fikir koruma, prestij ve trend olduğu için paylaşayım dedim. Google, Apple, Samsung ve diğer firmaların patent savaşlarını ve ne büyük paralar döndüğünü duymuşsunuzdur…

Her kulaçta ayrı keyif… Swim Smooth


Kendinizi, her kulaç atışınızda en sevdiğiniz şeyi yer gibi (benim için pirzola olabilir mesela :)) mutlu hissettiğiniz oldu mu? Ben yüzerken böyle hissediyorum.

Çocukluğum denizle ve yüzmeyle haşır neşir geçse de bilinçli yüzme maceram boynumdaki ağırlar ile birlikte başladı. Ben de diğer ofis çalışanı arkadaşlarım gibi boyun ağrılarından şikayet ile ortopediste gittim. Sevgili doktor bana yüzmemi tavsiye etti. Önceleri çok da bilinçli bir stil edinmeden yüzüyordum. Keyif aldıkça internetden stil konusunda araştırma yapmaya başladım. Ve tabi öğrendiklerimi havuzda uygulamaya… Alexander Popov, Ian Torphe, Michael Phelps ve diğerlerini bolca izliyorum.

Son dönemde internetteki araştırmalarım beni www.swimsmooth.com isimli siteye ulaştırdı. Bu site, mevcut yüzme stilinizi bulmanızda ve stilinizi Smooth hale getirmenizde yardımcı oluyor. Yüzme stillerini 6 gruba ayırmışlar. Her bir grup için daha iyi yüzmek adına tavsiyeler, egzersiz programları veriliyor. Stillerdeki kişilerin karakter özelliklerini bile yazmışlar. 🙂 Tabi bunlar videolarla da desteklenmiş. Siteye üye olursanız profesyonel hocalardan forum aracılığı ile tavsiye de alabiliyorsunuz.

Ve işte geldik sitenin benim için en heyecan verici yanına… Sitede Mr.Smooth yazılımını indirerek doğru serbest stil yüzmeyi çok gerçekçi bir animasyon ile izleyebiliyorsunuz. Uygulama yüzücüyü farklı açılardan ve farklı hızlarda izlemenizi sağlıyor. Su efekti kaldırıp, eklenebiliyor.

Yazılımı indirmek için bir mail adresi vermeniz gerekiyor. Bu mail adresine uygulamayı indirebileceğiniz linki ve size özel seri numarasını gönderiyorlar. Gerisi uygulamayı kurmaktan ibaret. Mail adresinizi aldıkları için arada bir mail kutunuza yararlı bilgilerin bulduğu mailler de gönderiliyor.

Siteyi yapan ve yaşatanların emeğine sağlık.

Kahvenin Bill Gates’i Howard Schultz’den “Starbucks: Gönlünü İşe Vermek”


Starbucks: Gönlünü İşe Vermek“i bir solukta ve heyecanla okudum. Kitap, daha sonradan “Kahve’nin Bill Gates’i” olarak anılacak olan Howard Schultz’un hikayesi ile başlıyor. Howard Schultz, Seattle’da devletin fakir ailelere ayırdığı lojmanda yaşayan bir ailenin çocuğu. Babası sürekli işi olmayan fakir bir adam. Howard bu eyaletten dışında başka eyaletleri de görmek isteyen bir genç olarak öncelikle üniversiteye gitmeyi kafasına koyuyor. Fakat yeterli paraları olmadığının da bilince. Bu enegeli aşmanın bir yolunun spor bursu almak olduğunu keşfediyor. Ve başlıyor baseball’da kendini geliştirmeye. Üniversiteyi bu yolla okuyor. Ardından bir firmada satış – pazarlama sorumlusu olarak çalışmaya başlıyor. Firması bir iş için kendisini kısa süreli olarak bir İtalya seyahatine gönderiyor. Howard Schultz orada İtalyan’ların bar kültürü ve Amerkan kahvesinden çok daha farklı olan İtalyan kahveleri ve kahev kültürü ile tanışıyor. Gördüklerinden çok etkileniyor ve ülkesine dönüyor.

O zamanlar, kaliteli kahve üretmeyi kendisine ilke edinmiş iki kişinin firması olan Starbucks kahvecisini görüyor. Küçük bir dükkandan ibaret olan bu firma ve kurucuları kendisini cezbediyor. Ve çalışmak istediği sektörün kahve sektörü olduğuna karar veriyor. Starbucks kurucularına gidip kendisini işe almaları konusunda ikna etmeye çalışıyor. Uzun süre ikna olmayan kurucular sonunda ikna oluyor.

Howard bir yandan iyi kahvenin inceliklerini öğreniyor. Bir yandan da İtalya’da gördüğü kahve barlarını aklından çıkaramıyor. Sonundan patronlarına dükkanda kendisine küçük bir köşe vermelerini istiyor. O güne kadar sadece kahve kavuruculuğu yapan Starbucks kurucuları bu fikre karşı çıkıyorlar. “Biz cafe değiliz,  işimiz iyi kahve yapmak ve kavurmak” diyorlar. Fakat Howard Schultz’un ısrarlarına en sonunda teslim oluyorlar. Küçük bir tadım köşesi yapan Howard kısa sürede hatrı sayılır bir gelir sağlamaya başlıyor. Fakat prensiplerine bağlı olan kurucular Starbucks’ın cafeleşmesinden korkarak bu alanın kapatılmasını istiyorlar. Howard Schultz hayallerini bu şekilde gerçekleştiremeyeceğini anlayarak firmadan ayrılıyor. Bu arada fikrini hayata geçirmek için yatırım alabilmek amacıyla eşine, dostuna, tanıdıklarına fikrini anlatıyor. Çoğundan red cevabı almasına ve aşağılanmasına rağmen youna devam ediyor ve birkaç kişi sayesinde cafe’sini açıyor. İşler birkaç zaman küçük küçük büyüyerek devam ediyor. 

Bir süre sonra Starbucks’ın sahipleri tarafından satılığa çıkarıldığını duyan Howard Schultz bu firmaya sahip olabilmek için tutuku ile yatırımcıların kapsını çalıyor. Çünkü milyon dolar gerekiyor. Günde 3 sunumdan 200’den fazla sunum yaptığını yazan Howard Schultz bir girişimcinin ruh durumunu çok güzel ifade etmiş. Şöyle diyor: “İki sunum yapmışsınız ve aşağılanmışsınız. Üçüncü sunuma hiçbir şey olmamış gibi aynı heyecanla gitmeniz gerekiyor”. Sonunda bazı girişimcileri ikna ederek Starbucks kahve kavurucusunu da satın alıyor. Firmasının adını Starbucks olarak değiştirerek yoluna devam ediyor.

Firma özellikle kurumsal değerleri üzerinde durarak hızla büyüyor. Büyüme sürecinde birçok detay var tabi. Fakat ben ilginç bulduğum şeyleri paylaşacağım.

Starbucks’da dinletilen müziklerin toplandığı ve Starbucks’da satılan CD’lerin (galiba Grammy’di) ödülü aldığını biliyor muydunuz? Veya Starbucks’ın dünyadaki en büyük Wi-Fi ağına sahip olduğunu. Veya Starbucks’ın kapanma saati gelse de kimsenin size kapatıyoruz demediğini. Veya tüm dünyadaki Starbucks’ların firmanın kendi mağazası olduğunu ve frenchising olmadığını, firmanın kendi personeli ile çalıştığını. Veya elimiz yanmasın diye verilen kahve tutucu bantların Stabucks’ın fikri olduğunu, insanların bazen pijamalar ile gittiğini, toplantılar için mağazada odalar olduğunu, dekorasyonun ev rahatlığında yapıldığını… Ve daha birçokları…

Beni en çok etkileyen kısımlardan biri de Howard Schultz’un neden Starbucks’ın bu kadar başarılı olduğunu irdelediği bölüm. Howard Schultz’e göre Starbucks’ın başarılı olmasının 2 nedeni var. Birincisi en iyi kahveleri üretmesi, ikincisi ve belki de daha önemlisi “üçüncü mekanı” yaratması. Üçüncü mekan ne demek? Şu demek: insanların ev ve iş yeri dışında sosyalleşebilecekleri mekan. Howard Schultz’e göre Starbucks üçüncü mekanda en iyi kahve ve deneyimi satıyor.

Ne hikaye ama değil mi? İnsan bu kitabı okuyunca “ben de bir şirket kurmalıyım ve hayallerimin peşimden gitmeliyim” diyor. Keşke bu kadar kolay olsa. Böylesi heyecan verici bir hikayenin yanında kim bilir ne kadar da acı sonla biten girişim hikayesi var…