Bedava yaşıyoruz bedava!


Chris Anderson'dan Bedava
Chris Anderson’dan Bedava

Orhan Veli ünlü şiirinde böyle diyor. Onun aktardığı bedava ile bugünün bedavası aynı şey mi?

Bir gün markette dolaşırken gözüme dergi bölümü ilişti. Evde vakit geçirmek için okuyacak birşeyler olsun diye düşünerek dergileri karıştırmaya başladım. Kolay okunabilecek birşeyler arıyordum. “Hem keyif alacağım hem de az da olsa bilgimi artıracak birşeyler olsa iyi olur” diye düşündüm. Gözüme ekonomi dergileri ilişti. Dergileri karıştırmaya başladım. Infomag dergisi dikkatimi çekti. Albenisi yanında bir de “Bedava” ismli bir kitap hediyesi vardı. Kendi kendime “Kitap hediyeli olan dergiyi alayım. Muhtemelen kitabın sadece birkaç sayfasını okur bırakırım ama olsun.” dedim. Uzun bir süre kitaba hiç dokunmadım. Sonra, arada bir elim neresine denk gelirse birkaç sayfasını okumaya başladım. Sonra kitap beni sarmaya başladı. Sonunda, Wired magazinin baş editörü Chris Anderson’un “Bedava”sı öyle bir ilgimi çekti ki bir ders kitabını okurmuş gibi altını çize çize “aman bunları unutmayayım” dercesine okudum. Çünkü; konusu bana çok ilginç gelmişti, kullanılan dil yalındı, net bilgiler veriliyordu, klasik “ben her şeyi bilirim” abartısı yoktu, bilgiler tutarlıydı, verilen örnekler etkileyiciydi, tarihteki ve günümüzdeki teorilere atıfta bulunarak açıklanıyordu herşey. Son dönemlerde okuduğum en etkileyici kitap diyebilirim. Kitabı okumanızı öneriyorum.

Chris Anderson
Chris Anderson

İyi güzel de, kitapta nelerden bahsediliyor? Gelin biraz da buna bakalım.

Chris Anderson “Bedava”sının kapağına “Bedava bazı şeyleri değerleri kılar.” yazmış. Ve doğal olarak kitap boyunca bedavanın bazı şeyleri nasıl değerli kıldığını ve bit ekonomisinde (dijital ekonomi) bunun nasıl gerçekleşebildiğini anlatıyor. Continue reading “Bedava yaşıyoruz bedava!”

Dükkana Instagram geldi!


Bu uygulamayı çok seviyorum. Niye mi? Çünkü çok basit, çok hızlı ve çok keyifli. Uygulamayı açıyorsun, fotoğrafını çekiyorsun, bir filtre uyguluyorsun, bir başlık veriyorsun ve yüklüyorsun. Tüm işlem çoğunlukla 1 dakikadan kısa sürüyor. Evet. Bir iPhone uygulaması olan Instagram’dan bahsediyorum.

Instagram fotoğrafları ve sosyal ağı daha önce hiç olmadığı kolaylıkta ve keyifte buluşturuyor. Hem fotoğraf çekmenin, yaratıcı birşeyler yapmanın ve paylaşmanın zevkini yaşıyorsunuz hem de başklarının paylaştıklarına eşlik etmenin.  Bütün bunlar gerçekten de çok hızlı oluyor. Ne çektiğiniz fotoğrafa filtre uygularken, ne de çekilmiş fotoğraflar arasında dolaşırken bekletmiyor Instagram. Geçmişte başka uygulamaların saniyeler hatta dakikalarda yaptığı bu işlemleri saniyeden kısa sürede yapıyor. Bunun üzerine twitter’da olduğu gibi takip etme / takip edilme ve facebook’da olduğu gibi beğenme ve yorum girme özelliklerini ekleyin. Tabi sosyal ağlar ile de entegre çalışıyor.

Instagram ekranları ve iPhone 3 GS ile çektiklerimden birkaç örnek… (Tüm fotolar ise burada.)

    

   

Bu uygulamayı kullanmaya başlayanlar bir daha kolay kolay bırakamıyor. Kendimi de bu gruba dahil ediyorum. Instagram virüsten daha hızlı yayılıyor.  13 ayda 13 milyonun üzerinde kayıtlı üyeye ulaştılar. Şu anda sadece iPhone’da çalıştığını göz önüne alırsanız ileride nasıl bir noktaya gidebileceğini hayal edebilirsiniz veya belki de hayal edemezsiniz demem lazım. Bu kadar hızlı yayılım facebook ve twitter’da bile olmamıştı. En çok üye Çin’den gelmiş. İkinci sırada ise Japonya var. Zaten girdiğinizde göreceğiniz çekik gözlü insanların fotoğraflarının yoğunluğu direk dikkatinizi çekiyor.

Bir de Instagram’ın ve girişimcilerinin hikayesine bakalım. Continue reading “Dükkana Instagram geldi!”

Jeff Jarvis’den “Google Olsa Ne yapardı? What Would Google Do?”


Yakın zamanda Jeff Jarvis’in “Google Olsa Ne yapardi? What Would Google Do?” isimli kitabını aldım. Kitapta, temelde, Google işletme ve düşünüş modeli ekseninde, yeni işletme modelleri, yeni pazarlama modelleri, yeni iletişim modelleri yani yeni iş modelleri anlatılıyor. Jeff Jarvis’in bunu kendi deneyimlerini de aktararak yapıyor. Yeni iş ve iletişim modellerini sakin ve tatmin edici bir şekilde anlatan bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.

Kitapta aktarılan ilk örenklerden biri Jeff Jarvis’in Dell Bilgisayarları ile yaşadığı bir deneyim üzerine. Jeff, Dell Bilgisayarlarından birini alıyor. Sonra bilgisayarda sıkıntı yaşıyor ve sıkıntısının giderilmesi için Dell servisi ile görüşüyor. Birçok denemesinden sonra sonuç alamayınca sıkıntısını internetdeki blogunda dillendiriyor. Çok kısa sürede, çok yüksek sayıda yorum alıyor. Çünkü birçok kişi benzer şikayetleri yaşıyor. Blog öyle bir noktaya geliyor ki; Dell karşıtlarının buluştuğu nokta oluyor. Ve Dell’in satışları o dönemde %10 düşüyor. Bu olaylar olduğunda Dell’in resmi olarak müşteriler ile iletişim kurduğu bloglar veya sosyal mecralar bulunmuyormuş. Bu gelişmeleri fark eden Dell yönetimi müşteriler ile bağ kurması gerektiğini anlıyor ve bir blog / mecra oluşturarak müşterileri dinlemeye ve onların yorumlarını dikkate almaya başlıyor. Ve sihir gerçekleşiyor. Müşterilerin memnuniyet seviyeleri artıyor. Satışlar git gide artmaya başlıyor.

Kitapta beğendiğim noktalardan biri de pazarlama üzerine. Jeff “artık kitle pazarlaması bitti” diyor. Artık niş gruplar ve bireyler dönemdi. Bu kısmı okurken daha önce yayınladığım “Hangi eknonomik model? Pareto mu? Longatil mi?” başlıklı yazım gözümün önüne gelip durdu. Niş’ler bence longtail’i ifade ediyor. Internet sayesinde artık niş’ler kıral! 🙂

Firmalar Second Life’da ne yapar? Avatar filmi gerçek olur mu?


Second Life gibi sanal dünya uygulamalarını yakından inceliyorum. Bu konu kafamı kurcalıyor. Sadece haklarında okumanın ötesinde aktif olarak da kullanıyorum. Neden mi? Çünkü, Second Life örneğinde de olduğu gibi sanal dünya fikri gelire çevirecek bir iş modeli kurmada çok başarılı. Facebook gibi sosyal ağlar çok popüler olmalarına karşın gelir yaratmada sanal dünya uygulamaları kadar başarılı değiller.

Sanal dünya kullanımı her yıl yüzde %30’dan fazla artıyor. Dünya üzerinde 500 milyon kişiden fazla sanal dünya üyesi olduğu biliniyor. Evet belki hepsi aktif kullanıcı değiller fakat büyüklüğü anlamak açısından rakam önemli.

Second Life örneğine bakacak olursak; temel kurallarını Linden Lab firmasının koyduğu, fakat sanal dünya içindeki içeriklerin, aktivitelerin ve etkileşimin kullanıcılar tarafından şekillendirildiği 3 boyutlu bir dünya buluyoruz. Bu ortamda kendi avatarınızı oluşturup, olmak istediğiniz kişi, hayvan hatta bitki olup istediğiniz yaşamı sürdürme şansınız var. Bu ortamda 3 boyutlu bir deneyim ile diğer kullanıcılar ile iletişime geçebiliyorsunuz. Gerçek dolarınızı Linden Lab’a verip veya diğer kullanıcılara verip Linden doları adı verilen sanal para alıp alışveriş yapabiliyorsunuz. Toprağınız oluyor, misafirleriniz oluyor vs… İşte zaten işin ticari kısmı da burada başlıyor.

Sanal dünyada sanal bir ekonomi aslında gerçek para ile dönüyor. Sanal bankalar ve atm’ler bile var. Bu ortam o kadar cazip ki IBM gibi firmalar buralarda ofisler açıyor. Bu ortamdaki bir sanal firma yılda 8 milyon dolardan fazla gelir elde edbiliyor. Amaç sadece para kazanmak değil elbette… Eğitimler, toplantılar, konserler bu ortamlarda yapılabiliyor. Eğlence ve sosyalleşmek de işin olmazsa olmazı tabi.

Yazılım geliştiriciler için Second Life Script dili mevcut. Bu dil aracılığı ile kendi objelerinizi ve bu objelere bağlı davranışları yaratabiliyorsun. Yani aynı zamanda açık bir platform.

Hafta sonu sanal dünyaya girip bedava ürünlerin bulunduğu bir alışveriş merkezinde alışveriş yaptım. Uçma özelliği ile uçma hissiyatını yaşadım. Sanal bir bara gidip latin dansı yaptım. Sanal dünyada kendimi istediğim yer ışınladım. Görünüşümü / avatarımı istediğim gibi değiştirdim. Hatta olay o kadar ile gitmiş ki Avatar tasarlayan ve satan firmalar bile var. Bazı sanal dünya uygulamaları defacto standartlar geliştirmişler kendi aralarında. Bu standartlara uygun olarak yaratılmış bir avatar sanal dünyadan sanal dünyaya rahatlıkla taşınabiliyor. Avatar filmi gerçek olabilir mi?

Linden Lab yola ilk çıktığında sadece 3 boyutlu bir dünya hedeflelemiş aslında. Giyilebilir cihazlar yardımı ile dokunma koku gibi hisleri de deneyimlettirmek istemiş. Fakat 2003 yılında teknolojinin yetersiz olduğunu görünce donanımdan ziyade yazılım ile 3 boyutlu dünyayı yaratmaya yönelmiş. Belki de artık zamanı gelmiştir. Avatar filminin kamera arkası görüntüleri zamanı geldi dedirtiyor insana. Film senaryosu yıllar önce yazılmış aslında fakat teknoloji yeterl iolmadığı için çekmemişler…

Dedim ya bu konu kafamı kurcalıyor. Kendi kendime “Türkiye’den şirketler neden bu ortamda yok?” diyorum. Bu ortamda neler yapabileceği konusunda fikirleriniz varsa, üzerinde konuşmamız veya yazışmamız çok güzel olur.

Hangi ekonomik model? Pareto mu? Long Tail mi?


Son zamanlarda Pareto ve Long Tail ekonomi modellerini inceliyorum. Özellikle bu modellerin internet dünyası işlerinde yerini inceliyorum. Internet dünyasında long tail ekonomi modeli giderek yaygınlaşıyor.

Bir mağaza örneği üzerinden gidelim. Kitap evi olduğumuzu ve fiziksel olarak bir mağazamız olduğunu düşünelim. Pareto modeline göre en popüler %20 kitabın satışı, tüm satışların %80’ini teşkil edecektir. Bu nedenle mağazamızda en popüler ürünleri bulundurmamız çok akılcı. Niş ürünleri ve az tercih edilen ürünleri mağazamızda bulundurmamız verimsiz olur. Çünkü depolama kapasitemiz sınırlı. Herhangi bir kitabı da arayıp bulmak kolay değil.

Fakat… Internet üzerinde kurallar faklılaşıyor. Çünkü, Internet ve bilişel dünyada, birim depolama maliyetleri fiziksel mağazalara göre çok daha düşük, herşey kolayaca aranabiliyor. Bu noktada long tail modeli ortaya çıkıyor. Bu modeli en iyi uygulayan firmalardan biri http://www.amazon.com. Amazon, Pareto’nun iddiasının aksine, kitap gelirlerinin çoğunu popüler olmayan kitaplardan geldiğini görümüştür. Çok miktarda popüler olmayan kitaptan azar azar satış yapılıyordu. Bu satışların toplam geliri popüler ürünlerin toplam gelirlerinden çok daha fazlaydı. İşte bu iş modeline yani çok çeşitli ürünlerden azar azar satış yapma modeli ile kazanma modeline kabaca long tail modeli diyebiliriz.

Peki bu nasıl oluyor? İnsanlar sadece popüler ürünleri aramıyorlar aslında. Fakat, internet öncesi dönemde herhangi bir mağazada çok çeşitli ürünlere hızlıca ulaşma ve edinme şansları yoktu. Şimdi var. Amazon’a girip ıncık bıncık bir sürü kitap arayıp, bulabilir ve satın alabilirsiniz. Tabi bu modelin çalışması için çok çeşitli ürünleri sürekli portföyünüzde bulundurmanız ve güncellemeniz gerekiyor. Long tail modeli ile ilgili wikipedia girişini okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Siz ne dersiniz? Pareto mu? Long Tail mi?