Facebook’a sesleniyorum. Milyarlarca kullanıcısı olan sosyal ağ olabilir. Hem de yakında…


Sosyal Ag Vizyonu
Milyarlarca kullanıcı…

Şaka yapmıyorum. Ben gerçekten de böyle düşünüyorum. Çünkü şöyle bir görüntü var kafamda…

Evimdeyim. Cep telefonumda facebook benzeri bir sosyal ağ uygulaması açık. Satın aldığım veya bana kullanma hakkı verilen elektronik cihazları sosyal ağıma arkadaş olarak ekliyorum.  Evet evet arkadaş olarak ekliyorum. Artık, arkadaşım olan bu cihazlar, onların duvarlarına yazdığım mesajları alabiliyorlar. Bu mesajlar komut da olabilir. Soyal ağlarda olduğu gibi mesajımı anlıyor ve mesajıma cevap yazabiliyorlar. Mesela, arabamı sosyal ağıma arkadaşım olarak ekliyorum. Sonra, sosyal ağımda arabamın duvarına “Konum bildir” yazıyorum. Arabam o anki konumunu benim mesajıma altına cevap olarak yazıyor. Hatta arabamın hangi sokakta durduğunu Google Maps’de gösteriyor. Arabama “Kilit durumunu bildir” yazıyorum. “Kilit açık” cevabını veriyor. Yine kapıyı kilitlemeyi unuttuğumu görünce, biraz da kendime kızarak, arabamın duvarına “Kapıyı kilitle!” yazıyorum. Sağolsun kapıyı kilitliyor ve “Kiltiledim.” cevabını veriyor. Artık içim rahat. Bu arada; ben hak verdiysem, arabamı servisim de arkadaş listesine ekleyebilir ve benim izin verdiğim işlemleri (yakıt tüketimini ayarlamak, acil durumlarda uzaktan müdahale etmek gibi…) yapabilir.

Sanırım kafamdaki temel fikri aktarabildim. Tabi buna başka kullanım senaryoları ekleyebilirim. Mesela, eve varmadan, tabletimdeki sosyal ağ uygulamama girerek, arakadaş olarak eklediğim kombimin duvarına “Sıcaklığı 24 dereceye ayarla” yazıyorum. Eve geldiğimde ılık evim benim karşılıyor. Bunun gibi ışıkları açıp kapatıyorum. Kapıyı kilitleyip açıyorum. Vs…

Ben sosyal ağımda bağlı cihazlarımla bu şekilde iletişime geçiyorum da… sadece ben geçmiyorum. Sosyal ağımdaki bağlı cihazlar da birbirleri ile iletişime geçebilirler. Mesela, kombim, evimin ısıtılmasını istediğimde, klimamla iletişime geçerek onun ortamı soğutmamasını isteyebilir.

Buraya kadar düşündüklerimi internet’ten arattığımda yalnız olmadığımı gördüm. Continue reading “Facebook’a sesleniyorum. Milyarlarca kullanıcısı olan sosyal ağ olabilir. Hem de yakında…”

Reklamlar

Kutu kutu Geocache… Arayan derviş muradına ermiş.


Arayan derviş muradına ermiş.
Arayan derviş muradına ermiş.

Geçenlerde, MBA’den sınıf arkadaşım Özgehan Omağ bir ders için yaptığı sunumda Geocaching’den bahsetti. Hem onun keyifli anlatımının etkisiyle hem de konunun ilginçliği nedeniyle Geocaching’i ben de biraz araştırmaya başladım. Konu bana ilginç geldiği için sizinle de paylaşayım dedim.

Nedir bu geocaching? Bence, doğada veya şehirde yapılan bir kutu bulma oyunu ve paylaşım etkinliği. Ama detayı var tabi. Kuru kuruya oyun diye bahsedip geçmek olmaz. Biraz daha açıklamak lazım.

Geocaching’in temelinde GPS (Global Positioning Sytem) adı verilen teknoloji var. Onun için bu teknolojiye de kısaca bir bakalım. Ama esas konu bu değil. Gözden kaçmasın. Esas konu Geocaching. Ona birazdan geleceğiz. Şimdi şu GPS’e bir bakalım.

Global Positioning System
Global Positioning System

GPS, yörüngedeki uydular yardımı ile dünyanın neresinde olursanız olun hassas konumlama yapılabilmesini sağlayan bir navigasyon sistemi. Bugün akıllı cep telefonlarının neredeyse hepsinde bu teknoloji var. Veya taksilerdeki yol tarifi yapan cihazları görmüşsünüzdür. Telefonunuzun, çat diye sizin nerede olduğunuzu harita üzerinde göstermesini sağlayan teknoloji bu. 1970’lerde Amerikan Savunma Daire’si tarafından (askeri amaçlarla tabi) geliştirilmiş. Savunma Dairesi’nin uzaya yerleştirdiği ve kontrol ettiği 24 uydu ile 1994’de operasyona geçiyor. Olay şu; sizin GPS alıcınız bu uydulardan 3 ve fazlasından gelen konum bilgisini kullanarak sizin yerinizi birkaç metre seviyesinde yaklaşıklıkla buluyor ve harita üzerinde gösteriyor. 2 Mayıs 2000 tarihinde, Beyaz Saray’ın onayıyla sistem kısıtlama olmadan (Daha önce Amerika sistemin kullanımına kısıtlama uygulayabiliyordu.) herkesin kullanımına açılıyor.

Şimdi gelelim işin Geocaching kısmına…

Beyaz Saray’ın bu açıklamasından 1 gün sonra, Dave Ulmer isimli meraklı bir abi diyor ki “Ben ağaçlık bir alana içinde kalem, kağıt ve birşeyler bulunan bir kutu gizleyeyim. GPS pozisyonlarını da internetden yayınlayayım. Bakalım kimler bulacak? Ama koşulum şu: kutudan birşey alan içine birşeyler bırakacak.” Üç gün içinde 2 kişi kutuyu buluyor ve maceralarını internet sistesine yazıyor. İşte geocaching en temel anlamda bu. Continue reading “Kutu kutu Geocache… Arayan derviş muradına ermiş.”

Bir kahve yazısı… Bisiklet sürelim mi?


Berlin'de bir Bisiklet Yolu (Foto: Tulenheimo)
Berlin'de bir Bisiklet Yolu (Foto: Tulenheimo )

Ne zaman bir yerde bisiklet süren görsem içimden “ben de sürsem keşke” diye geçiriyorum. Gözümün önüne rüzgarın tatlı dokunuşları ile ilerleyen, keyifle etrafın tadını çıkararak pedal çeviren bir ben geliyor. İstediğinde duran, istediğinde park eden, istediğinde giden…

Bu hayalimi en çok tetikleyen yer Berlin. Şehre hayran kaldım. Her şey o kadar tutarlı, düzenli, insan hayatını kolaylaştıracak şekilde ve ince düşünülmüş ki… Şehir insanı yormuyor.  Berlin’in bir sürü özelliğinden bahsetmek mümkün ama ben bisikletle ilgili kısmına odaklanmak istiyorum. Berlin’de bisikletler için her yolda (bazen kaldırımdan da geçiyor) özel şeritler ayrılmış. Zaten kaldırımların yükseliği herhalde 5-10 santim, yaya geçitleri yakınında ise 0.5 cm falandır. Berlin’de, bavulunuzu hiç kaldırmadan, otelinizden gitmek istediğiniz yere kadar gitmeniz mümkün. Şehrin genellikle düz olması da önemli bir etken tabi. Kültür de bisiklet sürenlere saygı duymayı destekliyor. Trafik lambalarında bisikletçilere özel kırmızı ve yeşil lambalar bile var. Böyle olunca -12 derecede kar yağarken bile (ben oradayken ısı buydu) çok fazla kişi işine, evine bisikletle gidip geliyor. Berlin’liler için bisiklet kullanmak bir yaşam tarzı.

Peki İstanbul’da bisiklet kullanalım mı?
Continue reading “Bir kahve yazısı… Bisiklet sürelim mi?”

Bir internet fenomeni: The Million Dollar Homepage


The Million Dollar Homepage, Alex Tew
The Million Dollar Homepage, Alex Tew

Bir kırmızı ataç‘dan sonra internet fenomenlerini düşünmeye başladım. Aklıma daha önce duyduğum fakat fazla da üzerinde durmadığım bir fenomen geldi. Belki bana ilham verebilir diye onu da incelemeye başladım. İşte, 2005 yılından, “Biz yapsak olur muydu?” dedirten  bir internet fenomeni daha… The Million Dollar Homepage”.

İngiltere’de öğrenci olan Alex Tew üniversite masraflarını karşılamak için üzerinde 1.000 x 1.000 pixellik bir alanın olduğu web sitesi açıyor. Alex, buradaki her bir pixeli 1 dolar karşılığında satacağını ilan ediyor. 1 pixellik alan logo veya reklam görüntülemek için çok küçük olduğunda, satışı minimum 10 x 10 pixellik alan için yani 100 dolarlık dilimler için yapmaya başlıyor. Alacağı para karşılığında, sattığı pixellere bir resim (reklam, logo, vs…) konmasına, link eklenmesine ve fare ile üzerine gidildiğinde bir mesaj çıkmasına izin veriyor. En az 5 yıl boyunca da yayında kalacağına dair söz veriyor. Ki bu tarih 26 Ağustos 2010’da dolmasına rağmen site hala aktif. Alex sözünü fazlasıyla tutmuş. 🙂

Continue reading “Bir internet fenomeni: The Million Dollar Homepage”

Ölünce internet hesaplarınız ve dijital mirasınız ne olacak?


“Nereden çıktı bu konu şimdi!? Bırak şimdi bunları. Ağzından yel asın.” diyesi geliyor insanın.

Hayatımızı dijital ortama aktardıkça, varlıklarımızın bir kısmı da dijital ortama kaymaya devam ediyor. Facebook, linkedin, twitter ve daha birçok sosyal medya hesabımız, web mailimiz, blogumuz, elektronik dergi aboneliklerimiz, satın aldığımız sanal nesneler, fotoğraflarımız, videolarımız vs… Tüm bunların yönetim hakkı ölünce birilerine kalmalı mı? Bu hesapları ve içerikleri birileri kontrol edecek mi? Bunlar da ev, banka hesabı gibi varislere verilmeli mi? Verasetle intikal edecekler mi!!??

Continue reading “Ölünce internet hesaplarınız ve dijital mirasınız ne olacak?”

Namı değer “Bir kırmızı ataç” (One red paperclip) nasıl eve dönüştü?


One Red Paperclip - Kyle MacDonald
One Red Paperclip - Kyle MacDonald

20’li yaşlarında Kanada’lı bir blogger olan Kyle MacDonald 2006 yılında bir ev sahibi oldu. Şimdi…  “bunda ilginç olan birşey yok ki!” diyebilirsiniz. Haklısınız. Bu ilginç değil. İlginç olan Kyle’ın o eve nasıl sahip olduğunun hikayesi…

Kyle, çocukluğunda kendisini etkileyen “Bigger and Better” isimli bir oyundan ilham alarak, 2005 yılında,  blogunda kırmızı bir ataçın (One red paperclip) resmini yayınlıyor ve okuyuculardan kendisine bunun karşılığında daha değerli bir şey önermelerini istiyor. Bir yıllık, keyifli ve ilham verici yolculuk bu şekilde başlıyor.

Kyle ilk takasını balık şeklinde bir kalem ile yapıyor. Aynı gün içinde ikinci takas gerçekleşiyor. Bu takasları ve hikayesini blogunda yayınlıyor. Balık şeklindeki kalemi, el işçiliği olan bir kapı tokmağı ile takas ediyor. Ve bu şekilde takaslar devam ediyor. Takaslar devam ettikçe Kyle da blogunda, takas görsellerini ve hikayelerini yayınlamaya devam ediyor. Bir süre sonra bu takas hikayeleri o kadar ilgi topluyor ki Kyle’ın birçok takipçisi oluyor. Ve tab,i haberi de çevrede yayılmaya başlıyor. Takas ettiği şeyler arasında bir Honda jeneratör, bira ve üzerinde Budweiser yazılı neon lamba, karavan, albüm kayıt kontratı, Phoneix’de 1 yıllık kira kontratı, Alice Cooper ile zaman geçirme, bir filmde rol almak gibi şeyler var.
Continue reading “Namı değer “Bir kırmızı ataç” (One red paperclip) nasıl eve dönüştü?”

Osmanlı’da ilk fotoğrafçılar ve Pera fotoğrafçıları


Nicephore Niepce (1765 - 1833) tarafından çekilmiş dünyanın ilk fotoğrafı. 21 x 16,5 cm boyutlarındaki bu fotoğrafı Niepce 8 saat boyunca ışıklandırarak elde etmişti.
Nicephore Niepce (1765 - 1833) tarafından çekilmiş dünyanın ilk fotoğrafı. 21 x 16,5 cm boyutlarındaki bu fotoğrafı Niepce 8 saat boyunca ışıklandırarak elde etmişti.

Aşağıdaki derlemeyi bir dergide yayınlanmak üzere, 2001 yılında hazırlamıştım. Fakat, dergi yayın hayatına devam etmediği için yayınlanamadı. Kısmet bugüneymiş. 🙂

“Bir fotoğrafı anlamlı bulduğumuzda, ona bir geçmiş ve gelecek atfetdiyoruz demektir.” diyor John Berger.

18. yüzyılda Batı Avrupa’da, özellikle İngiltere’de, sermaye, nitelikli emek, gelişmiş tarım ve hammadde zenginliklerinin de etkisiyle oluşan bilimsel ve teknik birikim, yeni teknolojilerin doğmasına sebep oldu. Gelişen endüstri çağı ile birlikte, ürünlerini vermeye başlayan bu teknolojiler, 19. yüzyılda birçok buluşun gerçekleşmesini sağladı. Sosyal ve ekonomik hayattaki bu değişiklikler pek çok sanat dalını da etkiledi.

1826 yılında, Joseph Nicephore Niepce’in (1765 – 1833) Fransa’nın Chalon sur – Saône kentindeki evinin penceresinden, ilk kalıcı görüntüyü, 8 saat boyunca pozlandırarak bir plaka üzerine saptaması fotoğrafın doğuşunun habercisi oldu. 1829’da Niepce, Jacques Mande Daguerre ile ortak oldu. Böylece, araştırmaları ile bilgileri birbirlerine aktarmaya başladılar. Üç yıl sonra Niepce’nin ölümü ile birlikte, fotoğraf çalışmalarını Daguerre devam ettirdi. 19 Ağustos 1839 tarihinde gelindiğinde Daguerre elde ettiği sonuca kendi adını verecek duruma gelmişti. Öğleden sonra saat 3’de, Fransız Bilimler Akademisi’ndeki toplantıda fotoğrafın bulunuşu, ‘Daguerreotype’ adı ile, François Arago tarafından bütün dünyaya duyuruldu.
Continue reading “Osmanlı’da ilk fotoğrafçılar ve Pera fotoğrafçıları”